Yürüyorum Dergisi- Kasım Aralık 2001, Sayı:2

Işık Saçan Çan

NECDET TURHAN

erikliyayla@hotmail.com

3 Aralık 2000 sabahı Fomara Meydanı'nda planladığımız gibi buluşuyoruz. Konuşan saatim bana zamanın 05.00 olduğunu söylüyor. Fakat Uludağ zirve tırmanışına katılacak Bursa Arama Kurtarma Derneği üyesi arkadaşlardan bazıları henüz gelmemiş. Hava müthiş kirli. Havanın kiri gözlerimi, ciğerlerimi değil asıl yüreğimi yakıyor. Canı yanan yüreğim çocukluk yıllarımın sokaklarına sığınıyor. Tayakadın ve Reyhan mahallelerinde, Abdal Camii'nin biraz altındaki havlucu hanlarında geziniyor yüreğim. Oralarda her şey dupduru, berrak ve canlı. Hiçbir şey şimdi olduğu gibi silik, gri ya da donuk değil. Gök kubbe tertemiz, masmavi. Çift kanatlı, altın sarısı pirinç tokmakları olan ahşap kapılar ardından kanarya sesleri geliyor. Yapılar, insanlar, sokaklar, renkler, özetle hiçbir şey depresif görünmüyor. Yüreğimin sığındığ o sokaklar havası temiz, kaygısız sabahlara uyanmakta. Peki ya şimdi? Bir arkadaş ''Necdet kendinde misin?'' diyor. ''Ne oldu? Dalıp gittin bir yerlere, yoksa gece uykunu alamadın mı?'' ''Hayır'' diyorum, ''Yeterince uyudum uyumasına da, bu hava canımı sıktı bir an. Baksana ne kadar kirli. Sabah sabah insanın yüreğini daraltıyor. Bir an önce Uludağ'a kaçmalıyız.'' Öyle de yapıyoruz. 15-20 dakika geçmeden diğer arkadaşlar da geliyor. Sayısal olarak ekibimiz hazır. Teknik kapasitemizi, performansımızı ise tırmanış esnasında göreceğiz.

Arabaya konulması için sırtımdaki çantayı indirip uzatıyorum. Sırt çantamdan kullandığım çanların sesi geliyor. Bir büyük, bir de küçük çanım var. Rüzgarlı sert havalarda büyük çanımı kullanıyorum. Normal çıkış koşullarındaysa küçüğünü. Çanların dağcılık yaşamımda yeri hayli özel. Onlar benim ışık kaynağım, projektörlerim. Total bir kör olmama karşın çanlarımın özgün sesleri sayesinde önümü görebiliyorum. Küçük çanım stadyumda antrenman yaparken de benim için vazgeçilmez bir araç. Birlikte koştuğumuz rehberimin sağ bileğine bağlıyoruz onu. Böylece küçük çanımdan yayılan ritmik tınılar koştuğum parkurda beni yönlendiriyor. Eş anlatımla, beynimde zihin fotoğrafları oluşturarak ışık kaynağım oluyor .

Sabah 06:00 sularında Uludağ Oteller Bölgesi'ne ulaşıyoruz. Medya mensuplarının bir bölümü orada karşılıyor 'bizleri. Diğerleri de arkadan gelip katılıyorlar. 3 Aralık dünya Engelliler Günü'nde gerçekleştirmeyi amaçladığım ''Engelliler de Başarabilir'' içerikli zirve çıkışı sırasında kullanacağım giysilerin tümü üzerimde. Sadece plastik kar ayakkabılarımı giymem gerekiyor. Ayakkabılarımı giymeye çalışırken haber ajansı temsilcilerinden bir arkadaş yanıma gelerek soruyor:

Hem görmüyorsunuz hem de dağcılık yapıyorsunuz; Nasıl oluyor bu iş? Zor değil mi?

-Çok zor değil. Dikkat etmem gereken bazı şeyler var, örneğin önümde giden kişinin elinde tuttuğu ya d çantasına bağlı olan çan sesini iyi bir konsantrasyon ile izlemek gibi .

-Yani sizin rehberiniz bir çan.

-Evet, öyle denilebilir.

-Peki çan kullanmak nereden aklınıza geldi?

-Bu uzun bir öykü.

-Uzun olması önemli değil. Biraz söz edin isterseniz;

-Ben ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporları Kolu onur üyesiyim.Üç yıl boyunca etkinliklerde faal olarak yer aldığım içi onur üyesi oldum.

-Yani dağcılık eğitimini ODTÜ'de aldınız.

-Evet, temel dağcılık eğitimini bizim üniversitede dağcılık kolunda aldım. Fakat çok da kolay olmadı bu.

-Niye, bir engelli olduğunuz için mi zorlandınız?

-Aslında başlangıçta karşılaştığım temel engel, benim bir görmeyen olmamdan çok kol yöneticilerinin bu işi yapamayacağıma inanmalarıydı. Bu yüzden, herhangi bir engelliye yöneltilmiş ''yapamazsın'' ifadesi beni çok rahatsız eder. Doğru olan, bu ifade ile ''nasıl yapabilir'' mantığının yer değiştirmesidir.

-Dağcılık kolu yöneticileri sizi etkinliklere alma istemediler mi?

-Evet, ilk yıl böyle bir sorun gündemdeydi. Gerçi onlar da kendilerince haklıydılar. Zira, bir görmeyenin dağcılı eğitimi almak, doğaya çıkmak için talepte bulunması pek olağan bir durum değildi onlar için. İlk kez karşılaşıyorlardı böyle bir şeyle.

-Daha sonra ne oldu?

-Sonuçta, bir arkadaşın kolunu tutarak katıldığım Elmadağ yürüyüşü ve Işık Dağı etkinliği dışındaki diğer programlanmış faaliyetlere ilk yıl kabul edilmedim. Bana ''Sen görme engellisin. Durumun bizim açımızdan kaygı ve tehlike oluşturmakta. Faaliyetlerimizi de sana göre ayarlayamayız'' denildi. Gerçekte doğaya çıkma konusunda müthiş bir azim ve heves taşıyor olmama karşın, bu iş nasıl ve nereye kadar, hangi teknik ile yapabileceğimi ben de bilmiyordum. Ta ki, aynı yıl katılma şansını elde ettiğim Ilgaz Bahar Etkinliği'ne değin.

-Bu etkinlikte bir şeyler değişti galiba.

-Evet. Özel olarak bazı arkadaşlarca planlanmıştı ve benim dağcılık sürecimde bir dönüm noktası oldu o etkinlik. Dağda nasıl yürüyebileceğimin ipuçları 1992 yılında Ilgaz Dağı'nda ortaya çıktı.

-Nasıl oldu bu? İlk kez Ilgaz Dağı'nda mı çan kullandınız?

.-Hayır. Çan olayı daha sonra gündeme geldi. Daha doğrusu Ilgaz'dan döndükten sonra çan ve baston kullanabileceğimi düşündüm. Bana bunu düşündürten olaylar şöyle gelişti. Kamp yerindeydik, benim dışımda bir arkadaş vardı. Diğerleri zirve yapmak için ayrılmışlar( Kamp yaptığımız bölge yayla niteliğinde bir alan. Tatlı eğimi olan genişçe bir düzlük. Bu düzlüğün büyük bölümü kar kaplıydı. Arkadaşla gezmeye çıktık. Baştan kolunu tutuyordum yürürken. Arkadaşım bir filmde körlerin ses desteğiyle yürüyebildiklerini görmüş. Bana ''Necdet, kolumu bırak istersen. Ben biraz uzağa gidip sesleneyim, Sen sesime doğru gelirsin. Eline şu odunu da al. Gerektiğinde baston gibi kullanman için'' dedi. Bana önerileni uygulayıp sese doğru yürümeye çalıştım. Bir süre sonra arkadaşın bana seslenmesine gerek olmadığını fark ettim. Çünkü karda yürürken çıkardığı ayak sesleri beni yönlendirme yetiyordu. İşte o an çok sevindim ve umutlandım. Sevincimden yüreğim göğüs kafesime sığmıyordu. Bir tüy hafifliğinde, uçarcasına arkadaşımın peşi sıra dolaştım durdum gün boyunca. Vücudumda müthiş bir enerji hissediyordum ve istemediğim tek bir şey vardı, o da gün bitmesi... Ertesi gün erken saatlerde dönüş yoluna koyulduk.

Ben yine önümde giden arkadaşın karda çıkardığı ayak seslerini izliyordum. Bu şekilde Kastamonu Asfaltına kadar bağımsız olarak yürümeyi başardım. Ancak karsız bölgelerde ayak sesleri kaybolduğundan ilerleyemiyor, durmak ve yardım istemek zorunda kalıyordum. Takip ettiğim seslerin olmayışı önümü gösteren bir ışık kaynağından mahrum edilmeme benzemekteydi. Çünkü yoğunlaştığım ayak sesleri beynimde zihin fotoğrafları oluşturuyor, körlüğüm ortadan kalkıyordu adeta. Ankara'ya döndükten sonra beni kesintisiz yönlendirebilecek, dolayısıyla beynimde düzenli fotoğraflar oluşturabilecek en doğru ve pratik ses kaynağının çan olabileceğine karar verdim. Gerektiğinde dengemi sağlamak için bir odun parçası yerine iki kayak batonu kullanmam da daha teknik bir yaklaşım olacaktı. Bu değerlendirmelerim ardından dağda yürüme tarzım ortaya çıktı ve zaman içerisinde pekişti. Çan tekniğini bulup kullanmaya başlayışımın üzerinden yaklaşık on yıl geçti. Şu an doğaya çıktığımda, özellikle daha önce bir iki kez geçmiş olduğum ve bana anlatılıp tanımlanmış bölgelerde çan sesi benim için bir ışık kaynağı niteliğinde. Yolumu aydınlatan, belleğimde fotoğraflar oluşturan bir ışık kaynağı. Yani ben dağlarda önümde giden arkadaşın çantasına astığımız çandan saçılan ışıkla görmeye başlıyorum diyebilirim.

Etkinliğimizi izlemeye gelen bir basın mensubu ile yaptığımız bu ayak üstü söyleşi sonrasında 06.30 sularında ekip düzeni içinde Fatin Tepe’ye çıkmaya başlıyoruz. Medya mensupları da bizi izliyor. Bir süre sonra mola verip amaçladığım basın açıklamasını yapıyorum. 3Aralık Dünya Engelliler Günü’nde Uludağ’dan iletmek istediğim mesaj özetle şuydu: “Engellilerin en büyük engeli içinde bulundukları olumsuz koşullardır. Gerekli olanaklara sahip olup eğitim aldıklarında pek çok şeyi başarabilirler, dağcılığı bile... Artık onlara güvenin; üretemezler, başaramazlar ön yargısıyla yaklaşmayın. Engelliler imtiyaz değil, hak ettiklerini istiyorlar.” 3 Aralık günü planladığımız Uludağ zirve çıkışının amacına dikkat çeken bir de pankartımız vardı. Ekip üyeleri Sait Saka, Olcayto Güleç, Nevzat Çetin ve Mehmet Uslu ile birlikte “ENGELLİLER DE BAŞARABİLİR” pankartı önünde basın açıklamasını yaparak çıkışa devam ediyoruz.

Tırmanışta çevreyi algılayabilmem, çan sesine yoğunlaşabilmem için sessizlik gerekiyor. Sessiz, kimsenin konuşmadığı bir ortamda dağlarla bütünleşebiliyorum. işte o an, doğa en güzel senfonilerini sunuyor bana. Yürürken bu senfoniler çan konçertosu olarak yüreğimi dolduruyor. Bazen doğanın armonisi anılarımı çağırıyor. Duygulanıyorum, ağlayasım geliyor. Doğanın seslerine yüreğimi açmak, o çok sesliliği duyumsamak, seslerin derinliğinde kaybolup gitmek en büyük tutkum. Bu güzellikten onların da nasiplerini alabilmeleri için çevremdeki kişilere öneriler yaptığım oluyor: "Gerçek senfonileri ancak doğada dinleyebilirsiniz; gözlerinizi kapatıp bir deneyin.'' Çok sesli müziğin kaynağında doğa olduğunu anımsatmayı da ihmal etmiyorum bu önerimi yaparken. Doğa senfonilerinin müthişliği, bana verdikleri o büyük haz, buram buram doğa kokuyor olmalarından da kaynaklı herhalde.

Bir süre sonra ekibimiz Kırkpınarlar Vadisi'ne varıyor. Tırmanış kış koşullarında gerçekleştiği için yürüyüş esnasında iki ses kaynağı beni yönlendirmekte. Hem önümdeki arkadaşın sırt çantasına astığımız çanı, hem de karda çıkardığı ayak seslerini izleyebiliyorum. Miks çıkış olarak tanımlanabilecek bir parkurda ilerliyoruz. Yürüdüğümüz zemin kar, buz ve kaya bileşenlerinden oluşmakta. Potansiyel risk içeren böyle bir ortamda, özellikle buzlanmış bölgelerden geçerken iz açıp kendimizi güvenceye alıyoruz. Takip ettiğimiz rota ve çevre koşullarına dair yapılan tanımlamaları önümdeki çanın sesiyle bütünleştiriyorum. Böylece, tırmanışı başarabilmem için gerekli zihin fotoğrafları belleğimde canlanıyor. Beni yeterince tanımayan bazı ekip üyeleri riskli yerlerde kolumdan tutmak istiyorlar. Onlara yanıtım ''Hayır, beni tutmayın'' oluyor ve ekliyorum ''Çan sesini duyayım, bir parça da zemini tanımlayın yeter. Bana dokunmanız halinde batonlarımla sağlamaya çalıştığım self balans zarar görebilir.''

Kırkpınarlar Vadisi'nden sırt rotasına yükseliyoruz. Buradan, Uludağ'ın kuzey ve güney yüzlerini aynı anda görmek olası. Bu rota üzerinde doğuya doğru ilerleyerek zirveye öğle saatlerinde ulaşıyoruz. Amaçladığımız hedefte olmak hepimizi umutlandırıyor. Gün, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Çıkış için bana yardımcı olan ekip üyeleri beni ortalarına aldıktan sonra el ele tutuşup hep beraber bağırıyorlar ''Engellilerin yanındayız, engellileri destekliyoruz.'' Bu coşkulu ortamda, çantamdan ''ENGELLILER DE BAŞARABİLİR'' pankartını çıkarıp açıyoruz. Bir kez daha duygulanıyorum ve "Evet'' diyorum, "Engelliler de başarabilir. Yeter ki onlara ihtiyaçları olan iş, eğitim ve rehabilitasyon gibi olanaklar sağlanılsın. En önemlisi de, onlara güvenilsin;

ön yargı ile görünümlerine değil, özlerine bakılsın.''